Dünya sinemasının gelmiş geçmiş en özgün, en sarsıcı ve vizyoner yönetmenlerinden biri olarak kabul edilen Macar usta Béla Tarr, uzun süredir pençesinde olduğu rahatsızlığına yenik düşerek 70 yaşında aramızdan ayrıldı. Sadece bir film yönetmeni değil, aynı zamanda zamanın ve mekânın dokusunu siyah-beyaz bir estetikle yeniden tanımlayan bir filozof olan Tarr’ın vefat haberi, yönetmen Bence Fliegauf tarafından Macar ulusal haber ajansı MTI aracılığıyla dünyaya duyuruldu. Sinemayı bir eğlence aracından ziyade insan ruhunun en karanlık dehlizlerine inen şiirsel bir kazı çalışması olarak gören Tarr, ardında sinema dilini kökten değiştiren bir miras bıraktı. Onun kaybı, özellikle ana akım sinemanın tekdüzeliğine karşı duran sanat çevrelerinde derin bir boşluk yaratırken, sinemanın "son büyük ozanı"nın vedası uluslararası festivallerden akademilere kadar tüm dünyayı yasa boğdu.
Amatör ruhla başlayan ve Budapeşte’de şekillenen bir deha
1955 yılında Macaristan’ın Pécs kentinde dünyaya gelen Béla Tarr, sinemasal yolculuğuna sistemin dışından, amatör film çalışmalarıyla adım atarak aslında kariyeri boyunca koruyacağı muhalif duruşun sinyallerini vermişti. Balázs Béla Stúdió gibi deneysel merkezlerde pişerek henüz 22 yaşında çektiği "Aile Yuvası" (Családi tűzfészek) ile uluslararası festivallerde dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Bu erken dönem başarısı, ona Budapeşte Tiyatro ve Film Akademisi’nin kapılarını açarken, burada aldığı eğitimle teknik ustalığını entelektüel derinliğiyle birleştirdi. Kurucuları arasında yer aldığı Társulás Filmstúdió’nun siyasi nedenlerle kapatılması bile onun yaratıcı enerjisini dizginleyemedi; aksine bu baskı ortamı, Tarr’ın toplumsal çöküşü ve insan çaresizliğini işleyen o meşhur, ağır ve kasvetli anlatı tarzının olgunlaşmasına zemin hazırladı.
Zamanın sınırlarını zorlayan bir başyapıt: Sátántangó
Béla Tarr isminin dünya sinema tarihine altın harflerle ve silinmeyecek bir biçimde kazınması, hiç kuşkusuz 1994 yapımı "Sátántangó" ile gerçekleşti. Yaklaşık 7,5 saatlik süresiyle izleyiciyi adeta hipnotik bir yolculuğa çıkaran bu devasa eser, yazar László Krasznahorkai’nin metinlerinden beslenerek Doğu Avrupa’daki ahlaki ve sosyal yıkımı benzersiz bir alegoriyle anlattı. Dakikalarca süren kesintisiz planları, rüzgarın uğultusunu ve çamurun ağırlığını seyirciye hissettiren atmosferiyle bu film, Susan Sontag’dan Gus Van Sant’a kadar pek çok entelektüel tarafından "yüzyılın en önemli yapıtı" olarak tescillendi. Tarr, bu eseriyle sinemanın sadece hikaye anlatmak değil, zamanın akışını bizzat tecrübe ettirmek olduğunu kanıtlayarak, modern sanatın zirvelerinden birine ulaştı.
Torino Atı ile gelen veda ve eğitimle taçlanan yıllar
Kariyerinin doruk noktasında, 2011 yılında "Torino Atı" (A torinói ló) ile aktif yönetmenliği bıraktığını açıklayan Béla Tarr, bu son filmiyle Berlin Film Festivali’nden Gümüş Ayı kazanarak perdesini görkemli bir şekilde kapattı. Nietzsche’nin çöküş hikayesinden esinlenen bu film, varoluşun en yalın ve en sert halini beyaz perdeye yansıttı. Ancak Tarr, kamerasını elinden bıraksa da sinemadan hiç kopmadı. Saraybosna’da kurduğu "film.factory" adlı okul ve dünya genelinde verdiği derslerle yeni nesil sinemacılara ilham kaynağı oldu. Avrupa Film Akademisi tarafından 2023 yılında Onur Ödülü ile onurlandırılan usta sanatçı, sinemanın teknik bir zanaat değil, etik bir duruş olduğunu her fırsatta vurguladı. Bugün sinema dünyası, onun yokluğunda biraz daha karanlık ve sessiz; ancak bıraktığı o siyah-beyaz kareler sonsuza dek ışık saçmaya devam edecek.




